Bazı sözler vardır; sadece bir dönemi değil, nesiller boyunca yaşanan ortak acıları anlatır. Her çağda yeniden anlam kazanır, her dönemde farklı yüzlerle karşımıza çıkar. Çünkü insan değişse de hırsı değişmez, zaman değişse de vicdanın yükü değişmez. İşte "Eşkıya düze inmiş, yiğitler derdest" sözü de böyledir.
Bu söz yalnızca bir serzeniş değildir. Aynı zamanda bozulan dengelerin, şaşan terazilerin ve sessiz bırakılan vicdanların hikâyesidir. İnsanlık tarihi boyunca iyi insanlar olduğu gibi kötü insanlar da oldu. Dürüstlüğü hayatının merkezine koyanlar da yaşadı, başkalarının emeği üzerinden yükselmeyi marifet sananlar da. Ancak insanın içini yakan şey kötülüğün varlığı değil, kötülüğün karşısında sessizliğe bürünen iyi insanlardır. Oysaki Hz. Ali ne güzel anlatmıştı '' Haksızlık karşısında sussan dilsiz şeytandır. '' diye...
Bir zamanlar insanların yüzünü kızartan davranışların bugün alkış topladığını görmek insanı düşündürüyor ve elbette düşündürdüğü kadar da üzüyor. Eskiden utanılacak işler gizlenmeye çalışılırdı. Şimdi ise bazıları onları başarı hikâyesi gibi anlatabiliyor. Bir zamanlar haksız kazançtan çekinenler vardı; bugün ise kimi insanlar bunu bir üstünlük göstergesi olarak görebiliyor. Asıl acı olan da budur. Çünkü bir toplumun çöküşü büyük olaylarla değil küçük tavizlerle başlar. Bir yanlış görülür ve ses çıkarılmaz. Bir haksızlık yaşanır ve görmezden gelinir. Bir vicdan sızlar ama konuşmaz. Bir kişi susar, sonra bir kişi daha... Derken sessizlik büyür.
Sessizlik büyüdükçe yanlış cesaret kazanır. Yanlış cesaret kazandıkça doğru yalnızlaşır. Ve bir gün gelir ki insanlar doğruların neden sustuğunu değil, yanlışların neden bu kadar güçlendiğini konuşmaya başlar. Oysa hiçbir yanlış kendi kendine büyümez. Onu büyüten ilgisizliktir. Onu büyüten korkudur. Onu büyüten çıkar hesaplarıdır. Onu büyüten, haksızlık karşısında sessiz kalmayı tercih edenlerin çoğalmasıdır.
Tarih boyunca kötülüklerin en büyük yardımcısı kötüler değil, iyilerin sessizliği olmuştur. Çünkü bazen bir haksızlığa ortak olmak için onu yapmak gerekmez. Görüp susmak da yeterlidir. Hatta kimi zaman sessizlik, yanlışın en büyük koruyucusu haline gelir. İnsanlar konuşmaktan vazgeçtikçe gerçekler yalnızlaşır. Gerçekler yalnızlaştıkça da menfaat sahipleri kendilerini daha güçlü hisseder.
İnsan hayatı boyunca birçok şey elde edebilir. Servet kazanabilir, makam sahibi olabilir, çevresinde kalabalıklar oluşturabilir. İnsanların önünde alkışlanabilir. Fakat bütün bunlar gelip geçicidir. Bugün alkışlayanlar yarın unutabilir. Bugün etrafında olanlar yarın uzaklaşabilir. Bugün sahip olunan güç yarın başkasının eline geçebilir. Ancak insanın karakteri kalır. Vicdanı kalır. Ardında bıraktığı iz kalır.
İnsan öldükten sonra geriye bıraktığı mallar değil, bıraktığı hatıralar konuşulur. Kimse bir insanı sahip olduğu imkânlar nedeniyle özlemle anmaz. İnsanlar, dürüstlüğünü hatırlar. Adaletini hatırlar. Mertliğini hatırlar. Çünkü insanı büyük yapan sahip oldukları değil, sahip olduklarını nasıl elde ettiğidir.
En önemlisi ise ahirette göç ettiğimizde Allah'ın huzurunda O'na anlatabileceğimiz güzel anılarımızın olmasıdır.
Ne gariptir ki bazı insanlar her şeyi kazanırken aslında kendilerini kaybederler. Daha fazla elde etmek uğruna huzurlarını kaybederler. Daha güçlü görünmek uğruna itibarlarını kaybederler. Daha zengin olmak uğruna karakterlerini kaybederler. Ve çoğu zaman bunun farkına bile varmazlar. Oysa dünyanın en büyük yoksulluğu, vicdanını kaybetmiş bir insan olmaktır.
Bir insanın cebindeki eksiklik telafi edilebilir. Kaybedilen mal yerine konabilir. Eksilen para yeniden kazanılabilir. Fakat ruhundaki eksiklik kolay kolay tamamlanamaz. Bu yüzden dünyanın en ağır yükü fakirlik değildir. Dünyanın en ağır yükü, insanın kendi vicdanından kaçmaya çalışmasıdır.
Çünkü vicdan unutmaz.
İnsanlar unutabilir.
Kalabalıklar unutabilir.
Gazeteler unutabilir.
Meydanlar unutabilir.
Ama vicdan unutmaz.
Gece olup herkes sustuğunda insanı en çok kendi vicdanı sorgular. Ve o sorgunun karşısında hiçbir güç işe yaramaz. Ne makamın anlamı kalır, ne servetin, ne de alkışların. İnsan sonunda yine kendisiyle baş başa kalır.
Belki bugün bazı gerçeklerin üzeri örtülebilir. Belki bazı yanlışlar gizlenebilir. Belki bazı insanlar kendilerini dokunulmaz sanabilir. Belki yaptıklarının hesabını vermeyeceklerini düşünebilirler. Ama zaman, herkesten daha güçlüdür. Sessizce bekler. Sonra bir gün gelir ve bütün maskeleri indirir. Gizlenen gerçekleri ortaya çıkarır. Yapılan hesapları bozar. Unutulduğu sanılanları yeniden insanların önüne koyar.
İşte o gün geldiğinde insanlar kimin ne kadar güçlü olduğuna bakmaz. Kimin ne kadar dürüst olduğuna bakar. Kimin haklının yanında durduğuna bakar. Kimin menfaat uğruna sustuğuna bakar. Kimin vicdanını koruyabildiğine bakar. Ve tarih hükmünü verir.
Bu yüzden mesele sadece yanlış yapanlar değildir. Asıl mesele, yanlış karşısında gösterilen tavırdır. Çünkü kötülükten daha tehlikeli olan şey, kötülüğe alışmaktır. Haksızlıktan daha tehlikeli olan şey, haksızlığı normal görmeye başlamaktır. Bir toplumun kaybetmeye başladığı yer de tam olarak burasıdır.
İnsanların doğruyu savunmaktan çekindiği, yanlışın ise rahatça dolaştığı günler... Yiğitlerin susturulduğu, vicdanların yorulduğu günler...
İşte o günler için atalarımız tek cümlede büyük bir hakikati anlatmıştır:
Eşkıya düze inmiş, yiğitler derdest.
Fakat unutulmamalıdır ki hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmez. Hiçbir yanlış ebediyen ayakta kalmaz. Hiçbir haksızlık sonsuza kadar gizlenemez. Çünkü hakikat bazen geç gelir ama mutlaka gelir. Adalet bazen gecikir ama yolunu kaybetmez. Ve vicdan, er ya da geç son sözü söyler.
Serhat ŞENGÜN




Yorumlar
Görüşlerinizi editoryal ilkeler çerçevesinde paylaşabilirsiniz.
Bu habere henüz yorum yapılmadı.