Türkiye’nin Kamu ve Mevzuat Haber PlatformuNizamname ile kamu, adalet ve mevzuat gelişmelerinden anında haberdar olun.Detaylı Bilgi
KÖŞE YAZILARI

Biraz Adalet Yoktur; Adalet Ya Vardır Ya da Hiç Yoktur

Adalet yalnızca mahkemelerde değil; okulda, ailede, sokakta ve devlet kurumlarında da olmalıdır. Adalet Bakanlığı personellerinin yaşadığı sorunlar, liyakat, mobbing, izin süreçleri ve toplumdaki adalet arayışını ele alan çarpıcı köşe yazısı.

Serhat ŞENGÜN23.05.2026 19:4023 Mayıs 2026, 19:40582 okuma
Biraz Adalet Yoktur; Adalet Ya Vardır Ya da Hiç Yoktur
Biraz Adalet Yoktur; Adalet Ya Vardır Ya da Hiç Yoktur

Biraz Adalet Yoktur; Adalet Ya Vardır Ya da Hiç Yoktur

Adalet yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir.

Adalet; okulda bir çocuğun diğerlerinden ayrılmamasıdır.

Adalet; sokakta insanların korkmadan yürüyebilmesidir.

Adalet; aile içinde evlatlar arasında ayrım yapılmamasıdır.

Adalet; bir annenin gözyaşının görülmesi, bir babanın emeğinin yok sayılmamasıdır.

Adalet; iş yerinde torpilin değil emeğin konuşmasıdır.

Adalet; devlet kapısına gelen vatandaşın ezilmeden, hor görülmeden derdini anlatabilmesidir.

Adalet; güçlü olanın değil, haklı olanın yanında durabilmektir.

Çünkü adalet sadece kanun maddelerinde yazan bir kelime değildir.

Adalet bir toplumun vicdanıdır.

Ve bu yüzden biraz adalet diye bir şey yoktur.

Adalet ya vardır ya da hiç yoktur.

Türkiye’de adalet denildiğinde çoğu insanın aklına mahkeme salonları, hâkim kürsüleri ve verilen kararlar gelir. Oysa adalet yalnızca bir mahkeme hükmü değildir. Adalet; bir kamu personelinin gördüğü muamelede, bir vatandaşın devlet kapısında hissettiği güven duygusunda, hakkını arayan insanların korkmadan konuşabilmesinde ve devletin kendi çalışanına yaklaşımında da ortaya çıkar.

Çünkü adalet bölünebilen bir kavram değildir.

Bir yerde adalet varsa herkes için vardır. Eğer insanlar haklarını ararken korkuyorsa, liyakat yerine kişisel ilişkilerin konuşulduğu düşünülüyorsa, çalışanlar baskı gördüğünü hissediyorsa, sağlık ve ailevi mazeretler görmezden geliniyorsa orada yalnızca bireysel sorunlardan değil, daha büyük bir sistem probleminden söz edilmeye başlanır.

Özellikle Adalet Bakanlığı gibi toplumun hukuk duygusunu temsil eden bir kurumda, adalet kavramı yalnızca vatandaşa karşı değil; kurum içinde görev yapan binlerce personele karşı da eksiksiz uygulanmalıdır. Çünkü adaleti uygulayan insanların kendi kurumlarında adalet duygusunu kaybetmesi, uzun vadede tüm sistemi etkileyen ciddi sonuçlar doğurur.

Bugün Türkiye’de ceza infaz kurumlarından adliyelere kadar birçok alanda görev yapan personeller büyük fedakârlıklarla çalışmaktadır. İnfaz ve koruma memurları, idare memurları, zabıt katipleri, mübaşirler, yazı işleri personelleri, teknik personeller ve diğer çalışanlar; çoğu zaman görünmeyen ağır bir yük taşımaktadır.

Ancak kamuoyunda çoğu zaman yalnızca sistemin görünen kısmı konuşulmaktadır.

Oysa görünmeyen tarafta başka bir gerçek vardır:
Yoğun nöbetler, psikolojik baskı, personel eksikliği, aile hayatından fedakârlık, tükenmişlik hissi ve zaman zaman dile getirilen mobbing iddiaları…

İşte adalet arayışı tam da burada başlamaktadır.

Bir çalışan düşünün…
Yıllarca devletine hizmet etmiş, görevini aksatmamış, disiplin cezası almamış, kriz anlarında sorumluluk üstlenmiş olsun. Ancak günün sonunda sağlık sorunu yaşadığında, ailesi ölüm kalım mücadelesi verirken veya psikolojik destek ihtiyacı oluştuğunda kendisini yalnız hissediyorsa, burada sadece kişisel bir mağduriyet değil; vicdani bir kırılma ortaya çıkar.

Çünkü devletin gerçek gücü yalnızca otoritesinden değil, vicdanından gelir.

Adalet Bakanlığı personeli Türkiye’nin en ağır çalışma koşullarından bazılarında görev yapmaktadır. Özellikle ceza infaz kurumlarında çalışan personeller, toplumun çoğu zaman görmediği psikolojik yüklerle karşı karşıya kalmaktadır. Günün her saati risk altında çalışmak, kriz anlarına müdahale etmek, yüksek stres altında görev yapmak kolay değildir.

Buna rağmen birçok personel görevini büyük özveriyle sürdürmektedir.

Fakat fedakârlık sürekli tek taraflı olduğunda insanlar zamanla şunu sormaya başlar:

“Devlet benim fedakârlığımı görüyor mu?”

İşte bu soru çok önemlidir. Çünkü bir kurumda aidiyet duygusu kaybolduğunda yalnızca çalışan değil, sistemin tamamı zarar görür.

Bugün birçok kamu çalışanı, hakkını ararken dahi çekinmektedir. Çünkü bazı durumlarda sorunları dile getirmenin farklı sonuçlar doğurabileceği düşünülmektedir. Görev değişikliği, dışlanma, yoğun nöbet, idari baskı veya yalnızlaştırma korkusu taşıyan çalışanların varlığı bile aslında başlı başına önemli bir sorundur.

Oysa demokratik hukuk devletlerinde eleştiri bir tehdit değil, sistemi düzeltme fırsatıdır.

Bir personelin yaşadığı sorunu dile getirmesi kuruma zarar vermez. Asıl zarar, sorunların görmezden gelinmesiyle oluşur.

Çünkü konuşulamayan her problem zamanla büyür.

Özellikle son yıllarda kamu kurumlarında sıkça gündeme gelen “mobbing” tartışmaları, artık bireysel meseleler olmaktan çıkmıştır. Psikolojik baskı, sistematik yıldırma, çalışanı yalnızlaştırma gibi iddialar birçok kurumda konuşulmaktadır.

Adalet sisteminin merkezinde bulunan bir kurumda ise bu iddialar çok daha hassas değerlendirilmelidir. Çünkü adalet duygusunun zedelendiği bir çalışma ortamında verimli ve sağlıklı bir kamu hizmeti üretmek zorlaşır.

Bir personelin sağlık sorunlarının dikkate alınmaması, ailevi mazeretlerinin görmezden gelinmesi veya insani taleplerinin yalnızca prosedür mantığıyla değerlendirilmesi zamanla ciddi kırılmalara yol açar.

Devlet elbette kurallarla yönetilir.

Ancak hukuk ile vicdan arasındaki denge kaybedildiğinde insanlar devlete karşı yabancılaşmaya başlar.

Bugün özellikle ceza infaz kurumlarında çalışan birçok personel, aile hayatı ile görev sorumluluğu arasında sıkışmış durumdadır. Bayramlarda görev yapan, çocuklarının yanında olamayan, annesinin-babasının sağlık sürecinde izin almakta zorlanan personeller bulunmaktadır.

Elbette kamu hizmeti fedakârlık ister.

Ancak hiçbir fedakârlık insanı ailesinden, vicdanından ve temel insani duygularından koparacak noktaya gelmemelidir.

Çünkü insan bazen üniformasından önce bir evlattır.

Bazen bir eştir.

Bazen yalnızca hasta annesinin yanında olmak isteyen bir çocuktur.

Devletin büyüklüğü tam da burada ortaya çıkar.

Bir çalışanına yalnızca mevzuat gözüyle değil, insan gözüyle bakabilen sistem güçlüdür.

Bugün birçok kamu çalışanı “izin” konusunu bile bir hak değil, adeta bir lütuf gibi hissetmektedir. Oysa yıllık izin, sağlık izni veya mazeret izni anayasal ve yasal haklardır. Bunların insani çerçevede değerlendirilmesi gerekir.

Çünkü bazı anlar vardır ki geri dönüşü yoktur.

Bir insanın anne-babası ağır hastalık sürecindeyken yanında olamaması, yıllar geçse de vicdanda kapanmayan yaralar bırakabilir.

İşte bu nedenle adalet yalnızca kanun maddeleriyle ölçülemez.

Adalet bazen bir anlayış biçimidir.

Bazen bir yöneticinin kurduğu cümledir.

Bazen de zor durumda olan personele gösterilen insanlıktır.

Bugün Türkiye’de milyonlarca insan devletin adaletine güvenmek istemektedir. Ancak bu güvenin güçlenmesi için önce kurum içindeki adalet duygusunun korunması gerekir.

Çünkü kendi çalışanının sesini duymayan bir sistem, toplumun tamamına güven vermekte zorlanır.

Ve gerçekten…

Biraz adalet yoktur.

Adalet ya vardır ya da hiç yoktur.

Yorumlar

0 onaylı yorum
İlk yorumu siz yazın.

Yorumlar moderatör onayından sonra yayına alınır.

Serhat ŞENGÜN

Serhat ŞENGÜN